Ben Selma 3 yıl önce kocam Ferhatı kaybettik
Üç yıl boyunca her gece Ferhat’ın hayaliyle uyudum, her sabah o feci kazanın uğultusuyla uyandım. Şehir değiştirmek, adres silmek yetmemişti; ruhumdaki o derin sızı, karnımdaki doğmamış bebeğimin sessizliğiyle birleşip beni dipsiz bir kuyuya hapsetmişti. Yeni taşındığım bu sahil kasabasındaki küçük ev, sığınabildiğim tek kaleydi. Yan dairem bir süredir boştu; emlakçının “Yeni biri taşınacak, sessiz sakin bir beyefendi” dediği gün, sadece sıradan bir komşum olacağını sanmıştım. Ancak o akşamüzeri, taşınma kamyonu kapının önüne yanaştığında ve merdivenlerden yukarı çıkan o ağır, aksak adım seslerini duyduğumda göğüs kafesim daralmaya başladı. Bu adımları, bu ritmi, bu hafif topallamayı dünyanın neresinde olsa tanırdım. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarparken, titreyen elimi kapı koluna uzattım ve araladığım o ince boşluktan dışarı baktım.
Merdiven sahanlığında duran adam arkası dönük bir şekilde anahtarıyla uğraşıyordu. Üzerindeki o gri hırka, ferhat’ın en sevdiği, dirsekleri hafif aşınmış hırkanın aynısıydı. “Saçmalama Selma, o öldü, onu ellerinle gömdün” diye fısıldadım kendi kendime. Tam kapıyı kapatacakken adam yavaşça bana doğru döndü. Işık tam yüzüne vurduğunda kanımın damarlarımda donduğunu, ruhumun bedenimden çekildiğini hissettim. Karşımda duran, üç yıl önce feci bir kazada öldüğünü sandığım, kapalı tabutun başında ağıtlar yaktığım kocam Ferhat’tı. Ama bakışları yabancıydı, yüzünde kazadan kalma derin bir yara izi vardı ve en korkuncu da, beni gördüğünde gözlerinde en ufak bir tanıma belirtisi yoktu. Sadece hafifçe başını eğip, “İyi akşamlar komşu,” dedi ve içeri girdi.
Olduğum yere yığılıp kalmıştım. Beynimin içinde binlerce soru fırtınası kopuyordu. Eğer o yaşıyorsa, o tabutun içindeki kimdi? Neden üç yıl boyunca beni bu cehennemde yalnız bırakmıştı? En önemlisi, nasıl olur da hemen yanı başıma, kapı komşum olarak taşınabilirdi? Gece yarısına kadar kapının arkasında, nefesimi tutarak bekledim. Onu tekrar görmeliydim. Saatler sonra, kapısının altından sızan garip, morumsu bir ışık fark ettim. Cesaretimi toplayıp parmak uçlarımda onun kapısına yaklaştım. Kapı tam kapanmamıştı, hafif bir aralık vardı. İçeriye baktığım an gördüğüm o manzara, Ferhat’ın dönüşünden bile daha sarsıcıydı.
Evin içi eşya dolu değildi; duvarlar tamamen benim üç yıl boyunca gittiğim yerlerin, kaldığım pansiyonların ve hatta bu yeni evimin fotoğraflarıyla kaplıydı. Ferhat, odanın ortasında durmuş, elimdeki bebek ayakkabısına bakarak ağlıyordu. Ama beni asıl dehşete düşüren şey kapının arkasındaki o izdi. Kapının pervazında, bizim eski evimizde her yıl boyumu ölçtüğümüz o işaretlerin aynısı, milimi milimine oradaydı ve son işaretin yanında kanla yazılmış bir tarih duruyordu: Bebeğimizi kaybettiğimiz o meşum kaza günü. O an anladım ki Ferhat ölmemişti; o, üç yıl boyunca bir gölge gibi beni izlemiş, adeta beni bu eve hapsetmek için bir ağ örmüştü. Kapı gıcırdayarak açıldığında Ferhat’ın o buz gibi sesini duydum: “Selma, içeri girmeyecek misin? Yarım kalan hikayemizi tamamlama vakti geldi…” O an dizlerimin bağı çözüldü, çünkü kapıdaki o kanlı izin hemen altında, benim bu eve taşındığım günün tarihi ve yanında “Son Durak” yazısı parlıyordu. Her şey bir tesadüf değil, koca bir tuzaktı.