Karım Leyla ile yıllarca çocuk sahibi olmayı denedik
Ada’nın eve gelişiyle birlikte sanki yıllardır eksik olan o son parça yerine oturmuş, evimizin sessiz koridorları neşeli kahkahalarla dolmaya başlamıştı. Ancak bu huzur tablosunun arkasında, Leyla’nın ruhunda kopan fırtınalardan tamamen habersizdim. Geceleri Ada uyuduktan sonra Leyla’nın derin sessizliğe bürünmesi, sofradaki iştahsızlığı ve en acısı da kızımızın ona her “Anne” deyişinde yüzünde oluşan o tarif edilemez acı ifadeyi, yorgunluğuna yormuştum. Takvimler Ada’nın evimizdeki birinci ayını gösterdiğinde, hayatımın en karanlık gecesine uyanacağımı neredeyse ruhum bile duymamıştı. Gece yarısı su içmek için kalktığımda, salondan gelen boğuk hıçkırıklar ve Leyla’nın annesiyle yaptığı o telefon konuşması, zihnime bir bıçak gibi saplandı: “Yapamıyorum anne, her ona baktığımda yetersizliğimi, kendi doğuramadığım bebeğimi görüyorum. Onu geri vermeliyiz, yoksa ben mahvolacağım…”
Dünyam o saniye başıma yıkıldı, dizlerimin bağı çözüldü ve duvara tutunmasam oracığa yığılacaktım. Leyla’nın bu bencilce görünen talebinin ardındaki o derin yarayı anlayabiliyordum ama ya Ada? Henüz 4 yaşında olan ve bizi limanı belleyen o küçük kız, bir kez daha “istenmeyen çocuk” olma travmasını nasıl atlatırdı? Sabahın ilk ışıklarına kadar odamıza girmedim, sadece Ada’nın kapısının önünde bekledim; onun mışıl mışıl uyurken çıkardığı o masum nefes sesleri, kalbimdeki o büyük savaşı daha da körüklüyordu. Ertesi sabah kahvaltı masasında Leyla ile göz göze geldiğimizde, onun gözlerindeki o kararlı ama bir o kadar da tükenmiş bakış, beklediğim o yüzleşmenin kaçınılmaz olduğunu kanıtlıyordu.
Ancak olaylar hiç beklediğim gibi gelişmedi. Tam Leyla konuyu açmak üzereyken, Ada mutfağa koşarak geldi ve elinde tuttuğu o küçük, buruşmuş kağıdı annesine uzattı. Kağıtta sadece yamuk yumuk çizilmiş üç figür ve üzerinde “Seni bekledim anne” yazısı vardı. Leyla o notu okuduğu an donup kaldı, elleri titremeye başladı ve hıçkırıklara boğularak Ada’ya sarıldı. Meğer o gizli telefon görüşmesi, Leyla’nın pes ettiği değil, tam aksine bu ağır yükün altında ezildiği için yardım çığlığı attığı son andı. O günden sonra anladım ki, aile olmak sadece sevgiyi değil, en karanlık korkuları da birlikte gömmekmiş. Bugün Ada evimizin neşesi olmaya devam ediyor ve o not, hala buzdolabımızın en üzerinde, bir vazgeçişin nasıl en büyük bağlanışa dönüştüğünün nişanesi olarak duruyor. Bu şoke edici itiraf, bizi birbirimize koparılmayacak zincirlerle bağlayan o büyük mucizenin sadece başlangıcıydı.